Usta Balıkçı Geliyor !

Saat sabahın 5’i ortalık zifiri karanlık. Bense ne akla hizmetse sıcacık yatağımı bırakıp sabah ayazında balık tutmak için kalkıp deniz kıyısında kayalıklara doğru yürüyorum. Gözümden uyku akıyor; ama profesyonel avcıyım ya! Balık tutacağım(Bugüne kadar bir tane olsun tutabilmişim sanki!). Eşofmanlarım üstümde, oltam ve malzemelerim çantamda, bense yolda tıngırı mıngır balık tutacağım(daha doğrusu tutmaya çalışacağım) noktaya doğru gidiyorum.

Geceden yağmur bir sepken atmış, yerler hafif ıslak. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Eğitim Fakültesi’nin arkasındaki kayalıklara varıyorum. Önce kenarlardaki kayalardan deniyorum şansımı. Tabi her zaman olduğu gibi beceremiyorum. Büyük balıklar ilerlerde olmalı! O zaman kayalıkların ucuna doğru gitmeliyim. Atlaya zıplaya kayaları tek tek geçiyorum. Az kaldı uca varmaya.

– Ha gayret Ahmet!

Son bir kaya kaldı bunu da atlamalıyım.

– Mesafesi biraz açık mı? Galiba!

Geriye doğru geriniyorum. Atlamaya hazır konuma geliyorum. Tam atlayacağım ki; böyle olmayacağını düşünüyorum. Yeniden kayanın sağına soluna bakıyorum. Gözüme bir nokta kestiriyor ve oraya atlamayı planlıyorum. Gerinip son bir hamle ile hedeflediğim noktaya atlıyorum.

– Hobbaaaaaaaa!

Kayaya yaklaştıkça fark ediyorum. Kaya hafif ıslak ve dalgalardan az da olsa yosun tutmuş. Havadayken de vazgeçemem ki! Bir anda bir düşünce fırtınası kopuyor beynimde; nasıl kurtulabilirim bu durumdan diye. Ama artık çok geç kayaya yaklaşıyor ve ayağımın kayaya değmesiyle kaymaya başlıyorum. Tutunacak yer arıyorum, ama bulamıyorum. Nasıl çıkarttığımı bilemediğim bir çığlık çıkıyor ağzımdan! Ve artık denizin içindeyim. O saatte o kayalıkta balık tutmaya geldiğim için kendime bildiğim bütün küfürleri ediyorum. Bu sırada ulaşmaya çalıştığım kayaya doğru gidiyorum. Hiç değilse boşa ıslanmamış olayım. Kayaya çıkıyorum.

Yavaş yavaş gün doğuyor. Üzerimdekileri çıkartıp sadece şortumla kalıyorum. Kıyafetlerimin suyunu sıkarken, bir yandan gün doğumunu izliyorum.

Misafir

Kapı tok bir şekilde vurulur ve ismi lazım değil bir resmi dairenin müdür odasının kapısından içeri takım elbiseli, elinde çantasıyla uzun boylu iri yapılı bir bey girer. Yavaş adımlarla müdürün masasının yanına doğru ilerler, elini tokalaşmak için uzatır:

– İyi günler, ben Ankara’dan geliyorum.

Müdürün eli ayağının birbirine dolanması bir olur. Ani bir hamleyle yerinden kalkar ve aceleyle Ankara’dan gelen bu gizemli adamı ağırlamak için harekete geçer. Önce tokalaşır, ayağa kalkar sonraysa gelen adamı elinden geldiğince rahat ettirebilmek için büyük bir gayret göstermeye başlar.

– Aman beyefendi, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

– Çok teşekkür ederim, Müdür Bey.

– Buyrun, çekinmeyin oturun rahat edin.

– Efendim, ben şey için gelmiştim.

– Boş verin beyefendiciğim, önce soğuk sıcak bir şeyler içelim, sonra konuşuruz işi! Yok yok siz açsınızdır. O kadar yoldan geldiniz, ben size hemen bir yemek söyleyeyim.

– Teşekkür ederim, inanın hiç gerek yok bu kadar iltifata. Hiç oyalanmadan konuya gireyim.

– Aman beyefendi, ne acelesi var. Önce bir dinlenin, soluklanın.

İç Ses: Eyvah, en son yaptığım ihaleyi bizim bacanağa vermemle ilgili müfettiş gönderdiler herhalde. Baksana herif bir an önce defterimi dürmek istiyor.

– Önce işimizi halletseydik.

– Yok yok gönlüm el vermedi, siz kalkın o kadar yolu gelin, biz sizi ağırlayamadan, bir yemeğimi yemeden hemen işe başlayın. Olmaz öyle. Hadi kalkın yemeğe gidiyoruz.

– Ama, Müdür Bey.

İç Ses: Ulan amma inatçı çıktı be. Ben seni yemeğe götüreyim de, orada iki duble atınca ben sana buraya niye geldiğini bile unutturur, geri postalarım.

Müdür bey bu sırada adamı, kolundan tuttuğu gibi yaka paça iltifatlarla, dışarı doğru sürüklemektedir. Bir müddet sonra şehrin en lüks lokantasında Müdür Bey iltifatlarına devam etmekte, bir yandan da garsona siparişlerini vermektedir.

– Bak Hüseyin, misafirim Ankara’dan buralara kadar gelmiş. Çok iyi ağırlamamız lazım. Kendisine yöremizin misafirperverliğini gösterelim. Şimdi sen şu masayı bir güzel donat bakayım. Bir de büyük getir. Gerisini söylememe gerek yok herhalde.

– Müdür Bey, hiç gerek yok, bu kadar zahmete. Beni dinlemediniz bile.

– Dinleriz, daha çok vaktimiz var beyim. Önce biraz bir şeyler içelim de.

– Olur mu hiç efendim, sizinle…

– Olur olur, hem sizi benden başka kimse tanımıyor ki burada.

– Siz olur, diyorsanız…

– Hadi sağlığınıza…

– Sağlığınıza müdür bey.

Günün ilerleyen saatlerinde iki büyük devrildikten, müdür bey kallavi bir hesap ödedikten sonra…

Müdür bey kendisi sadece birkaç duble içmiş, Ankara’dan gelen misafire ise geri kalanı içirmiş, misafir 20 bin fitte teyyare pilotu gibi uçmaktayken.

– Müdür bey, sizden Allah razı olsun.

– Senden de razı olsun mirim.

– Büyük bir heyecanla gelmiştim, ilk iş günüm nasıl olacak, çalışma arkadaşlarım bana nasıl davranacak diye. Siz bu kadar iyiyseniz diğer çalışma arkadaşlarım kim bilir ne kadar iyidir.

– Nasıl yani?

– Ankara’dan boş müdür yardımcılığı kadrosu için tayin edildim. Sabahtan beri bunu izah etmeye çalışıyorum fakat bir türlü bana fırsat vermediniz.

Kendini Beğenmiş Kadınla Baş Başa

– İyi günler
– …
– Çok güzelsiniz.
– Biliyorum.
– Kıyafetiniz çok yakışmış.
– Farkındayım.
– Saçınızın modeli harika olmuş.
– Her zamanki hali.
– Bugüne kadar gördüğüm en güzel bayansınız…
– Olabilir.
– Sizinle konuşabilmek benim için onurdur.
– Öyle.
– Sizinle tanışmak isterim.
– Mümkündür.
– Ben ….
– …
– Sizin isminiz?
– …
– İsminiz de sizin kadar güzel.
– Kesinlikle.
– Size şu çiçekleri vermek isterim. Sizin güzelliğinizin yanında biraz soluk kalacak ama!
– Haklısın.
– Bu akşam benimle yemeğe çıkar mısınız?
– Neden olmasın?
– Bildiğim nezih bir restaurant var, sizi oraya götürmek istiyorum.
– Umarım öyledir.
– Akşam sizi nereden alayım.
– ….
– Tamam, akşam görüşmek üzere
Akşam yemekte;
– Nasıl? Restaurantı beğendiniz mi?
– İdare eder.
– Yıllanmış şaraplarını ve özel fransız yemeklerini tavsiye ederim.
– Tamam.
– Garson, bize en pahalısından ve en eskisinden bir şarap getir. Bayan için 3 nolu spesiyalinizden, benim için de 2 nolu lütfen.
– Sizi daha yakından tanımak isterim.
– Tanıyabilirsin.
– …
– …
– … ( Gecenin ilerleyen saatlerinde )
– İzninizle bir lavaboya gidiyorum, birkaç dakika sonra gelirim.
– Oldu.
Aradan bir süre geçer garson gelir:
– Hanımefendi arkadaşınız size bu notu gönderdi ve kendisi çıktı.
Bu gece için teşekkür ederim. Acil bir işim çıktığı için ayrılmak zorundayım. Bir zahmet ayrılırken hesabı da ödeyiverin. Umarım tekrar karşılaşmayız.

Bir Tatil Güncesi

30.07.1999

Sevgili Günlük, ( Sana neden sevgili dediğimi anlamış değilim ya!!! Herhalde duygularımı bir tek sana anlatabildiğim için!? )

Uzun zamandır tatile çıkmamıştım, üstelik bu sefer ailemden ayrı tatile gideceğimden, tatilimden zevk almak için elimden geleni yapmalıyım…

Biliyor musun? ( Nereden bileceksin, daha söylemedim ki! )

Tatile Bodrum’a gidiyorum. Daha önce Bodrum’a hiç gitmemiştim. Bodrum’a tatile gitmekte nereden mi çıktı?

Bir arkadaşımın çalıştığı, lüks bir tatil köyüne gideceğim. Anlattığına göre çok güzel bir ortamı varmış. Üstelik sadece Fransız turistlerin kaldığı bir tatil köyüymüş. Arkadaşım anlatmakla bitiremedi, ben de dayanamadım hemen bir haftalık rezervasyon yaptırdım. Zaten böyle bir değişikliğe çok ihtiyacım vardı.

Samsun’dan Bodrum’a direk otobüs aradım. Bir otobüs firmasının direk otobüsü vardı, ondada yer bulamadım. Bu yüzden önce Ankara’ya gidip, Ankara’dan Bodrum’a giden bir otobüs bulmaya çalışacağım.

31.07.1999

Sevgili Günlük,

Bu sabah Ankara’ya ulaştım. Meğer; asker sevkiyatı zamanıymış, bu yüzden hiçbir otobüs firmasında yer kalmamış. Dolaşmadığım otobüs firması kalmadı. En erken 8 saat sonrasına yer bulabildim.

Bir de simsarın birisinin elinden çantalarımı zorla kurtardım. Tutturdu beni Diyarbakır’a gönderecek! Adama tatile Bodrum’a gittiğimi, Diyarbakır’a gitmek istemediğimi, çantalarımı bırakmasını söylüyorum, fakat adamı ikna edemiyorum. Sonunda öyle sinirlenmiş ve sesimi yükseltmiş olmalıyım ki, adam çantamı bırakıp bir anda ortalıktan kayboldu.

Eskiden beri müşterisi olduğum büyük ve lüks bir otobüs firmasında yer buldum, fakat anlayamadığım bir nedenden ötürü, bilet kesen adamı bileti satması için ikna edemedim. İnat etti, sen öğrencisin bizim biletimiz sana pahalı gelir diye… Yaşımı hiç göstermediğimden, adamı genç bir işadamı olduğum konusunda ikna edemedim. Kaç paraysa vereceğim, söyle sorun değil, burada 8 saat rehin kalmaktansa paşa paşa giderim diye söylediğim halde herifçioğlu satmadı bileti.

Sonunda bende Bodrum’a değilde İzmir’e gideyim, oradan Bodrum’a geçeyim diye düşündüm. Kalkmakta olan bir İzmir arabasına atladım ve doğruca İzmir’e gittim.

01.08.1999

Sevgili Günlük,

Sabahın ilk saatlerinde İzmir’e vardım. Uzun zamandır İzmir’e gelmemiştim, çok değişmiş. Neyse sana İzmir maceralarımı daha sonra anlatırım.

İzmir’e iner inmez Bodrum arabası aradım fakat bulamadım, Muğla’dan her saat başı araba kalktığını oyalanmazsam Muğla arabasına yetişebileceğimi söylediler. Bende Muğla arabasına atladığım gibi Muğla’ya gittim.

01.08.1999

Sevgili Günlük,

Bu yol hiç bitmeyecekmiş gibi gelmeye başladı. Yaklaşık 17-18 saattir yoldayım. Artık çok yoruldum.

Muğla’ya ulaştık, Bodrum otobüsü kalkmak üzereymiş hemen ona bindim. Çok şükür Muğla’da hiç oyalanmadım. Bu yolculuk biteceği için öyle sevinçliyim ki.

01.08.1999

Sevgili Günlük,

Son 1 saattir yolda meydana gelen bir kaza yüzünden yol kapalı ve artık otobüste beklemekten sıkıldığım için bu satırları yol kenarında sırtımı yasladığım bir ağacın dibinde yazıyorum. Burada doğa çok güzel, her taraf yemyeşil.

Herhangi bir mesaj varmı diye az önce cep telefonumu açtım, açar açmaz şirketten aradılar. Otele yerleşince arayacağımı söyleyip telefonu yeniden kapattım. Hayırdır inşallah!?

01.08.1999

Sevgili Günlük,

2 buçuk saatlik bir bekleme sonrası yol açıldı ve sonunda Bodrum’a varabildik. Otobüsten indiğimde arkadaşım beni karşıladı. Hoşbeşten sonra otele gittik ve beni odama yerleştirip biraz dinlenmem için yalnız bıraktı.

Ne olduğunu merak ettiğim için, telefonumu açıp şirketi aradım.

15 gündür üzerinde çalıştığım ve yola çıkmadan önce çalışır hale getirdiğim, market otomasyon sisteminin çöktüğünü, ne yapacaklarını bilemediklerini, acilen geri dönmem gerektiğini söylediler…

Beynimden vurulmuşa döndüm…!!?

Ne yapacağımı bilemiyorum??

Ne olurdu, dilin olsaydı da bana bir akıl verseydin…

Yeşil Gözlüm

Bugün sensiz geçen ilk günüm. Aşkım bir köz misali dağlıyor kalbimi. Nefes almakta zorlandığımı hissediyorum.

Akvaryumdaki bir balığın benden hiçbir farkı olmadığını anlıyor, tüm dünyamın seninle sınırlı olduğunu görüyorum. Senden uzaklaştığımda nefessiz kalıp boğulduğumu, sensiz sudan çıkmış balık gibi alık alık ortalıkta dolaştığımı fark ediyorum.

Birlikte geçirdiğimiz her an, dakika dakika, saniye saniye bir film şeridi gibi gözümün önünden geçip duruyor. O muhteşem gülümsemen, gülümsediğin sırada ortaya çıkan yüzüne bambaşka bir güzellik katan o gamzelerin, pırıl pırıl parıldayan o zümrüt misali yemyeşil gözlerin aklımdan bir an olsun çıkmıyor.

Hatırlıyor musun seninle ilk tanıştığımız o günü? Yağmurlu bir bahar gününde sahilde bir yandan ağlıyor ve diğer yandan koşarak kendinden kaçıyordun. Bense her zamanki gibi iskelenin ucunda oturmuş, yağmur damlalarının denize düşüşlerini izliyor, hayaller dünyasında yalnızlığımın sona ereceği o muhteşem günü hayal ediyordum…

Ben bu hayal dünyasında kendimi avuturken, koşarak benim oturduğum ucun diğer ucuna hıçkırıklar içerisinde gelip kendini yere bırakıvermiştin. Ağlamaktan yorgun düşünceye kadar ağlamış, sonunda aralıklı olarak burun çekerek gözyaşlarını içine akıtmaya başlamıştın. Neden ağladığını merak etmeme rağmen seni rahatsız etmek istememiş, ben de sessizce yerimde oturmaya ve hayal kurmaya devam etmiştim. Senin gözyaşlarının dinmesiyle birlikte yağan yağmur yerini güneşli bir havaya bırakmış, az önceki o kasvetli ve yağışlı hava yok olmuştu.

Yanımda getirdiğim çantadaki havluyla yüzümü biraz kuruladıktan sonra havluyu sana uzatmış, kullanabileceğini söylemiştim. İşte o sırada denize dönük olan yüzünü bana çevirmiştin ve o muhteşem gözlerinle ilk defa gözgöze gelmiştim. Büyük bir nezaketle, ağlamaktan çatallaşmış o incecik sesinle teşekkür etmiş ve havluyu alarak yüzünü kurulamıştın. Ve tekrar o derin sessizliğine bürünmüş, düşünceli ve boş bakışlarla boşluğa bakmaya başlamıştın.

Havanın bir anda ne kadar da değiştiğini, az önceki o kasvetli havanın dağılıp çok güzel bir manzaranın ortaya çıktığını söyleyerek seninle konuşmaya başlamıştım. Sense hiç sesini çıkartmadan duruyor, çeşitli aralıklarla söylediklerime kısa ama net yanıtlar vererek sessizliğini korumaya çalışıyordun. Bu şekilde geçen yaklaşık bir-bir buçuk saat sonunda seni sıcak bir kahve içmeye davet edebilmiştim; kabul etmiştin.

Bu şekilde başlayan arkadaşlığımız kısa zamanda dostluğa ve bir süre sonraysa her ikimizin de birbirine delicesine aşık olduğu büyük bir sevdaya dönmüştü. Fakat hiçbir zaman seninle ilk tanıştığımız gün neden ağladığını bana söylemedin; ben de üstelemedim.

Çok mutlu ve dolu dolu yaşadığımız iki sene sonrasındaysa kimi zaman seni çok bitkin ve yorgun görüyor, nedenini sorduğumdaysa sorularımı hep geçiştiriyordun. Bir süre sonraysa saçların dökülmeye başlamış ve o zaman anlamıştım kanser olduğunu… Bunca zaman boyunca hastalığını benden gizlemiş, ilaç tedavileri yetersiz kalınca kemoterapiyle şua tedavisi yaptırmaya başlamıştın. Bense koskoca bir aptal olarak senin gözümün önünde eriyip gitmeni geçen süre içerisinde hiç fark etmemiştim. Kemoterapi sonucu saçların dökülmeye başlayınca anlamıştım.

Seni tanıdığım o ilk gün öğrenmiştin hastalığını, o gün farkına varmıştın ölümün ne kadar yakın olduğunu, yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu….

Geçen süre içerisindeyse büyük bir ustalıkla benden gizlemiştin hastalığını. Bense son zamanlara kadarsa hastalığının farkına varmamıştım.

Dedim ya bugün sensiz geçen ilk günüm, seni dün gözyaşları içerisinde toprağa vermiş, saatlerce mezarının başında ağlamış ve bir yemin etmiştim; her gün mezarına bir karanfil koyarak seni unutmadığımı ve sana olan sevgimin bir ömür boyunca devam edeceğini sana göstereceğime…

Sen beni bırakıp gittin ama, ben seni hiç bırakmayacağım. Şimdi nasıl baş ucundaysam, yarın da baş ucunda olacağım…