Tepki

Adına ilişki denilen yozlaştırılmış aşklaraydı tepkim.

İçimdeki tertemiz aşk kavramını ve duygularımı kirletmeye, ilişki adı verilen özü alınmış aşklarıyla, beni de aralarına katmaya çalışan insan müsfettelerine karşıydı, mücadelem.

Arkadaşlık , dostluk kisfesi altında saf duygu ve düşüncelerimi balçıkla kaplayıp, beni ve benliğimi yok etmeye çalışanlarlaydı, kavgam.

Ben onlardan uzaklaşmaya çalıştıkça, bir parazit gibi hayatımın her noktasına girmiş olmalarındandı, kaçışım.

Ben kendi içimdeki kalabalığımla dopdoluyken, onların çevrelerindeki kalabalıklarıyla yapayalnız olmalarınaydı, acımam.

Saf gördüğüm kalplerin bile kirli çıkmasındandı, üzüntüm.

İlişkilerinin ve dostluklarının çıkarlar uğruna kurulmuş olmasındandı, tiksintim.

Benliğimi onlardan şuana kadar koruyabilmiş olmamdı, en büyük avuntum ve mutluluğum.

Kendime olan sevgim ve saygımdı, bütün bu iğrençliklere karşı beni hayata bağlayan.

Parçalı Hayaller

Otobüsten indiğinde hiçkimse kalmamıştı ortalıklarda. Saat gece yarısını birkaç dakika geçmişti.

Uzun yıllar sonrasında yeniden dönüyordu, çocukluğunun ve hayatının en güzel günlerinin geçtiği, hayallerinde görüntüsü yavaş yavaş puslananan şehre. Farklı bir heyecan hissediyordu içerisinde. Yıllardır hasretini çektiği, tekrar geri dönebilmeyi hayal ettiği şehre gelmişti sonunda.

Karanlık bütün ağırlığıyla şehrin üzerine çökmüş, şehrin ışıklarıysa bir kadının mücevherleri gibi pırıl pırıl parıldıyordu. Şehrin bu ışıltılı karanlığı öyle güzel görünüyordu ki gözüne; yıllar sonra tekrar görebildiği bu güzellik karşısındaki mutluluğu yüzüne yansıyordu. Gözlerindeki hayata karşı o yorgun ve bezgin bakış gitmiş yerine şehrin ışıkları gibi ışıl ışıl parıldayan, etrafına mutluluk saçan bakışlar gelmişti.

Aklına şehirden ayrıldığı gün ve sonrasında yaşadıkları geldi. Yıllar önce üniversiteye gitmek için ayrılmıştı bu çok sevdiği şehirden. Daha sonra yurtdışında yüksek lisans, doktora derken, yüksek lisans sırasında tanıştığı Kanada’lı bir bayanla evlenmişti. Onu çok sevmişti, onunla kendisini çok mutlu hissediyordu. Fakat bu mutluluğu çok uzun sürmedi. Evlilikleri 2 yıl kadar sürdü. Sonrasında kendisini işlerine vermişti. Uluslararası bir şirkette çalışıyordu. Görevi gereği her altı ayda bir, bir başka ülkedeki şirket ofisine gidip orada çalışıyordu.

En güzel günlerinin geçtiği bu şehirden ayrılalı tam 15 yıl geçmişti. Aradan geçen bu on beş yıl sonrasında hem ülkesine hem de gözünde tüten bu güzel şehre ilk defa gelebilmişti.

Geçen bunca seneden sonra ailesinden geriye hiçkimse kalmamıştı. Onu bu şehirde bekleyen hiçkimse yoktu artık. Aradan geçen uzun zaman sonrasında eski arkadaşlarından kaçını bulabileceğini bile bilmiyordu.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen bu şirin şehre dönebilmiş olmanın verdiği büyük mutluluk ve huzur tüm benliğini kaplıyordu.

Hemen bir taksi çevirdi. Yanında getirdiği bir tek çantasından başka bir şey yoktu elinde. Yola çıkmadan önce bütün eşyalarını kargoya vermiş ve yanına birkaç parça kıyafetini almıştı sadece. Seyahat etmeye alışkın olduğu için her seferinde böyle yapıyordu. Önce eşyalarını hazırlayıp kargoya veriyor kendisi de kıyafetlerini alıp gideceği yere gidiyordu. Kalacak yerini ayarladıktan sonraysa kargodan eşyalarını alıyordu.

Taksinin koltuğuna oturmasıyla. Yüzündeki mutluluk ifadesi bir anda dondu ve yavaşça şaşkınlığa döndü. Çünkü koltuktan vücuduna doğru bir ıslaklığın yayılmakta olduğunu hissetmeye başlamıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir anda uykusundan uyandı. Vücudunu saran ıslaklığın uyurken altına kaçırdığı için olduğunu, bütün hissettiği o gerçekçi duygularınsa sadece bir rüya olduğunu fark etti.

Aynanın karşısına geçip kendisine uzun uzun baktı. Daha 18 yaşındaydı ve üniversite sınavlarına girmesine 2 gün kaldığını anımsarken, kafasındaysa görmüş olduğu rüyanın gerçek olup olmadığını halen sorguluyordu!

Gerçekleştirilemeyen Hayaller

Koşturarak evden dışarı çıkmıştı bu sabah. Uzun yıllardır hayalini kurduğu yurt dışında dil eğitimini alabilmesi için gerekli olan parasını sonunda tamamlayabilmiş, büyük bir telaş ve heyecanla pasaport ve vize işlemlerini bitirmek için konsolosluğa gidiyordu.

Eğitimine gerekli parayı tamamlayabilmek için yaklaşık 2 yıldır geceli gündüzlü çalışıyor, her türlü harcamasından kısarak para biriktiriyordu. Gündüzleri büyük bir mağazada tezgahtarlık yapıyor, geceleriyse bir kozmetik firmasının ürünlerinin tanıtım ve pazarlamasını yaparak, hayallerine daha hızlı ulaşabilmek için bütün gücü ve azmiyle çalışıyordu.

Daha gencecik 24 yaşında güzel bir genç kadındı. 1,70 boylarında kumral ve yeşil gözlüydü. Gözlerinden daima bir ışıltı ve mutluluk çevresine yayılıyor, bu da onun girdiği her ortamda çabucak sevilmesine ve ona karşı hep bir sempati duyulmasına neden oluyordu. 5 yıldır ailesinden ayrı yaşıyor, hayatta kendi ayakları üzerinde dimdik durabilmeyi öğrenmeye çalışıyordu. Bunu da çok güzel başarıyordu. Tek başına sıkıntılarla geçen bunca zamandan sonra hayalini kurduğu bu idealini gerçekleştirdiğinde, hayatında her şeyin değişeceğine, kariyer sahibi olabileceğine inanıyordu.

Üniversiteyi bitireli 2 yıl kadar olmuş, fakat kendi branşında hiçbir iş bulamamıştı. Bu yüzden yurtdışında dil eğitimi almak onun için çok önemliydi. Bütün gittiği iş görüşmelerinde karşısına yabancı dil sorunu çıkmış ve birçok işi yabancı dilinin iyi olmamasından dolayı kaybetmişti.

Artık büyük gün gelmişti ve vize işlemleri için konsolosluğa gidecekti. O sabah büyük bir mutlulukla güne başlamış, süslenip püslenmiş, erkenden vize için İngiliz Konsolosluğu’nun yolunu tutmuştu.

Konsoloslukta işini bitirip dışarı çıktığında elindeki pasaporta büyük bir sevinçle baktı, artık her şey tamamdı. Yabancı dil eğitimi alması için önünde hiçbir engel kalmamıştı. Mutluluktan ne yapacağına, ne şekilde hareket edeceğine bile karar veremiyordu. Onun için zaman sanki donmuş gibiydi.

Kısa bir duraksamadan sonra ilk adımını attığı anda, aniden şiddetli bir patlamayla yere yığıldı. Yere bir çuval gibi yığılan bedeninin üzerineyse konsolosluğun duvarları yıkılmış, o güzel ve sempatik kız üzerine yıkılan duvarın altında, yıllardır gerçekleştirmek için çalıştığı hayallerini gerçekleştiremeden ölümün acı yüzüyle tanışmıştı.

Yazarın Notu:

Geçtiğimiz hafta içerisinde İstanbul’da meydana gelen terör olaylarını kınıyor, böyle hain, vahşet ve kan dolu terör eylemlerini gerçekleştiren canilerin er ya da geç cezalarını çekmesini diliyorum.

Ölen vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, aileleri ve yakınlarına baş sağlığı, yaralanan vatandaşlarımızaysa acil şifalar diliyorum. Umarım bu tarz vahşet dolu terör eylemleriyle tekrar karşılaşmayız.

Bu yazımı bu vahşet dolu terör olayında hayatını kaybeden onlarca vatandaşımız anısına sizlerin beğenisine sunuyorum.

Usta Balıkçı Geliyor !

Saat sabahın 5’i ortalık zifiri karanlık. Bense ne akla hizmetse sıcacık yatağımı bırakıp sabah ayazında balık tutmak için kalkıp deniz kıyısında kayalıklara doğru yürüyorum. Gözümden uyku akıyor; ama profesyonel avcıyım ya! Balık tutacağım(Bugüne kadar bir tane olsun tutabilmişim sanki!). Eşofmanlarım üstümde, oltam ve malzemelerim çantamda, bense yolda tıngırı mıngır balık tutacağım(daha doğrusu tutmaya çalışacağım) noktaya doğru gidiyorum.

Geceden yağmur bir sepken atmış, yerler hafif ıslak. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Eğitim Fakültesi’nin arkasındaki kayalıklara varıyorum. Önce kenarlardaki kayalardan deniyorum şansımı. Tabi her zaman olduğu gibi beceremiyorum. Büyük balıklar ilerlerde olmalı! O zaman kayalıkların ucuna doğru gitmeliyim. Atlaya zıplaya kayaları tek tek geçiyorum. Az kaldı uca varmaya.

– Ha gayret Ahmet!

Son bir kaya kaldı bunu da atlamalıyım.

– Mesafesi biraz açık mı? Galiba!

Geriye doğru geriniyorum. Atlamaya hazır konuma geliyorum. Tam atlayacağım ki; böyle olmayacağını düşünüyorum. Yeniden kayanın sağına soluna bakıyorum. Gözüme bir nokta kestiriyor ve oraya atlamayı planlıyorum. Gerinip son bir hamle ile hedeflediğim noktaya atlıyorum.

– Hobbaaaaaaaa!

Kayaya yaklaştıkça fark ediyorum. Kaya hafif ıslak ve dalgalardan az da olsa yosun tutmuş. Havadayken de vazgeçemem ki! Bir anda bir düşünce fırtınası kopuyor beynimde; nasıl kurtulabilirim bu durumdan diye. Ama artık çok geç kayaya yaklaşıyor ve ayağımın kayaya değmesiyle kaymaya başlıyorum. Tutunacak yer arıyorum, ama bulamıyorum. Nasıl çıkarttığımı bilemediğim bir çığlık çıkıyor ağzımdan! Ve artık denizin içindeyim. O saatte o kayalıkta balık tutmaya geldiğim için kendime bildiğim bütün küfürleri ediyorum. Bu sırada ulaşmaya çalıştığım kayaya doğru gidiyorum. Hiç değilse boşa ıslanmamış olayım. Kayaya çıkıyorum.

Yavaş yavaş gün doğuyor. Üzerimdekileri çıkartıp sadece şortumla kalıyorum. Kıyafetlerimin suyunu sıkarken, bir yandan gün doğumunu izliyorum.

Misafir

Kapı tok bir şekilde vurulur ve ismi lazım değil bir resmi dairenin müdür odasının kapısından içeri takım elbiseli, elinde çantasıyla uzun boylu iri yapılı bir bey girer. Yavaş adımlarla müdürün masasının yanına doğru ilerler, elini tokalaşmak için uzatır:

– İyi günler, ben Ankara’dan geliyorum.

Müdürün eli ayağının birbirine dolanması bir olur. Ani bir hamleyle yerinden kalkar ve aceleyle Ankara’dan gelen bu gizemli adamı ağırlamak için harekete geçer. Önce tokalaşır, ayağa kalkar sonraysa gelen adamı elinden geldiğince rahat ettirebilmek için büyük bir gayret göstermeye başlar.

– Aman beyefendi, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

– Çok teşekkür ederim, Müdür Bey.

– Buyrun, çekinmeyin oturun rahat edin.

– Efendim, ben şey için gelmiştim.

– Boş verin beyefendiciğim, önce soğuk sıcak bir şeyler içelim, sonra konuşuruz işi! Yok yok siz açsınızdır. O kadar yoldan geldiniz, ben size hemen bir yemek söyleyeyim.

– Teşekkür ederim, inanın hiç gerek yok bu kadar iltifata. Hiç oyalanmadan konuya gireyim.

– Aman beyefendi, ne acelesi var. Önce bir dinlenin, soluklanın.

İç Ses: Eyvah, en son yaptığım ihaleyi bizim bacanağa vermemle ilgili müfettiş gönderdiler herhalde. Baksana herif bir an önce defterimi dürmek istiyor.

– Önce işimizi halletseydik.

– Yok yok gönlüm el vermedi, siz kalkın o kadar yolu gelin, biz sizi ağırlayamadan, bir yemeğimi yemeden hemen işe başlayın. Olmaz öyle. Hadi kalkın yemeğe gidiyoruz.

– Ama, Müdür Bey.

İç Ses: Ulan amma inatçı çıktı be. Ben seni yemeğe götüreyim de, orada iki duble atınca ben sana buraya niye geldiğini bile unutturur, geri postalarım.

Müdür bey bu sırada adamı, kolundan tuttuğu gibi yaka paça iltifatlarla, dışarı doğru sürüklemektedir. Bir müddet sonra şehrin en lüks lokantasında Müdür Bey iltifatlarına devam etmekte, bir yandan da garsona siparişlerini vermektedir.

– Bak Hüseyin, misafirim Ankara’dan buralara kadar gelmiş. Çok iyi ağırlamamız lazım. Kendisine yöremizin misafirperverliğini gösterelim. Şimdi sen şu masayı bir güzel donat bakayım. Bir de büyük getir. Gerisini söylememe gerek yok herhalde.

– Müdür Bey, hiç gerek yok, bu kadar zahmete. Beni dinlemediniz bile.

– Dinleriz, daha çok vaktimiz var beyim. Önce biraz bir şeyler içelim de.

– Olur mu hiç efendim, sizinle…

– Olur olur, hem sizi benden başka kimse tanımıyor ki burada.

– Siz olur, diyorsanız…

– Hadi sağlığınıza…

– Sağlığınıza müdür bey.

Günün ilerleyen saatlerinde iki büyük devrildikten, müdür bey kallavi bir hesap ödedikten sonra…

Müdür bey kendisi sadece birkaç duble içmiş, Ankara’dan gelen misafire ise geri kalanı içirmiş, misafir 20 bin fitte teyyare pilotu gibi uçmaktayken.

– Müdür bey, sizden Allah razı olsun.

– Senden de razı olsun mirim.

– Büyük bir heyecanla gelmiştim, ilk iş günüm nasıl olacak, çalışma arkadaşlarım bana nasıl davranacak diye. Siz bu kadar iyiyseniz diğer çalışma arkadaşlarım kim bilir ne kadar iyidir.

– Nasıl yani?

– Ankara’dan boş müdür yardımcılığı kadrosu için tayin edildim. Sabahtan beri bunu izah etmeye çalışıyorum fakat bir türlü bana fırsat vermediniz.