Senli topraklardayım şimdi, hiçbir zaman ait olmadığım, olamadığım. Hep kıyısından geçtiğim, içinde geçici konaklamalar yaptığım.
Her zaman olduğu gibi yine kıyısından geçiyorum senli toprakların, senli anıların. Seni görüyorum, ufak minik kızı görüyorum, şeker kızı görüyorum. Derenin kıyısındaki ağacın dibine sırt üstü uzanmış, gözleri ve hayalleri gökyüzüne serilmiş, mutlu ve derinlere dalmışsın. Derenin kıyısına uzanmışsın fakat orda değilsin. Masum ve kendince büyük hayallerinin içerisinde koşuşturuyorsun.
Kahkaha seslerin işitiliyor az ileride, orada da sen varsın, bir arkadaşınla elim sende oynuyorsun, sen önde, arkadaşın peşinde, koşuşuyorsunuz, ince ve içten kahkahalar atarak. Öyle masum duruyor ki yüzün; öyle mutlu görünüyor gözlerin, kahverengi gözlerindeki ışıltı, yüzündeki gülümseme o kadar içten ve sevecen ki; durup seni saatlerce izlemek istiyor, yanına gelmek, anılarında yer almak istiyorum.
Az ötede tekrar seni görüyorum evinin bahçesindesin köpeğin üzerine atlamış yüzünü yalıyor. Sense onu okşuyor ve seviyorsun. Dayanamayıp yanına geliyor, sana sesleniyorum ama beni duymuyor, görmüyorsun. O zaman anlıyorum, gördüklerimin senin anılarından başka bir şey olmadığını, sadece bir hayalden ibaret olduğunu. Bu topraklarda yaşanmış, her santiminde senin adımlarının, mutluluklarının, hüzünlerinin ve tüm anılarının olduğu bu topraklarla bütünleşmiş benim ait olmadığım, olamadığım anılarını gördüğümü.
Bu gerçeği fark ettiğim anda ait olmadığım bu topraklardan hızla uzaklaşmak ve seni unutmak, seni hiç tanımamış olmak istiyorum. Fakat ne mümkün? Yapabileceğim tek şeyin tekrar senli topraklardan geçinceye kadar, seni hatırlamamaya çalışmak olduğunu biliyorum. Ve öyle yapıyorum.
Arabaya biniyorum ve yavaş yavaş senli topraklardan uzaklaşıyorum minik kız. Şimdi yol kenarındasın ve bana el sallıyorsun, o güzel gülümsemenle. Arabanın arka camından dönüp sana bakıyorum ve ben de el sallıyorum. Beni görmediğini bilerek.
Ve kendi kendime sessizce
– Yine geleceğim, minik şeker kız, diyorum.